Hem Ülkemizde hem Batı’da edebiyat ile tarihin birbirlerinden komple farkı oldukları, hayatın farklı yerlerine denk geldiği bilinmektedir. Böyle bir ayrım, bir yerde bilinebilir, doğrulanabilir bir geçmişin olduğunu ve tarihin bir bilim olarak kullandığı doğru yöntemlerle bu geçmişe ulaşabileceğini varsayar. Bu haliyle tarih, doğrular üreten, geçmişin hakikatine ulaşan bir “bilim” haline gelirken, edebiyata tamamıyla kurgusal bir öz atfedilmektedir. Tarih ile edebiyat arasında güven içinde kurulan bu ayrım ise daha ilk baştan meşum bir hiyerarşi kurmaya teşnedir. Bu hiyerarşide tarihin edebiyata nazaran üstün olduğu, edebiyatın hem kaynağı hem de nihai göndergesi olduğu söylenebilir. Bu hiyerarşi aynı zamanda tarih başlığı altında hem geçmişe hem de yaşama karşı hakikat istencimizi azdırarak, yaşamı tüm çoğulluğundan koparır. Yaşamı tek, değişmez ve katı bir hale koyar. Şüphesiz teklik, değişmezlik ve katılık yaşamın değil, bizzat ölümün yoldaşlarıdır. Bu sebepten ötürü Çanakkale Savaşı romanlarının tamamen savaş romanları oldukları ve hayatımızın değil tamamen ölümün yoldaşları oldukları söylenebilir.